Yalova’da denize yakın, rüzgarın tuz kokusunu taşıdığı bir kıyıda küçük bir köşk vardır. Adı mütevazidir ama hikayesi büyüktür. İnsanlar ona Yürüyen Köşk adını vermişlerdir.
Dışarıdan bakıldığında sakin bir yapı gibidir. Duvarları konuşmaz, kapıları gıcırdamaz. Ama toprağı hala hatırlar. Çünkü bu köşk, bir gün yerinden kaldırılmıştır. Hem de yıkılmamak için değil, bir ağacı incitmemek için.
1930’lu yıllarda köşkün hemen yanında büyük bir çınar ağacı yükselir. Gövdesi yılların ağırlığını taşır, dalları gökyüzüne doğru geniş bir şemsiye gibi açılır. Yazın gölgesi serinlik verir, sonbaharda yaprakları denize doğru savrulur. Köşk ile çınar yan yana yaşar; biri taş ve ahşaptan, diğeri kökten ve topraktan.
Zaman geçtikçe çınarın dallarından biri büyür, uzar. Ve bir gün köşkün çatısına dayanır.
Görevliler durumu fark eder. Ölçerler, konuşurlar, düşünürler. Sonunda en kolay çözümü önerirler: “Dal kesilsin.”
Basit bir çözümdür bu, hızlıdır, sessizdir, kimseye zahmet vermez. Ama o gün mesele Mustafa Kemal Atatürk’e bildirilir. Sonrasında Atatürk köşkün önüne gelir. Önce çınarın gövdesine bakar. Parmaklarını kabuklu yüzeyinde gezdirir. Sonra köşkün duvarına dokunur. Bir süre konuşmaz. Rüzgarın yaprakları nasıl salladığını izler.
Ve ardından o cümleyi söyler: “Ağaç kesilmez. Köşk yürür.” O an herkes susar. Çünkü o yıllarda bir ağacı kurtarmak için bir köşkü yerinden oynatmak kimsenin aklına gelmemiştir. Ama karar verilmiştir artık. İnsanlar önce şaşkınlıkla bakar, sonra işe koyulur. Mühendisler gelir. Ustalar ölçü alır. Günlerce hesap yapılır. Toprak kazılır, altına raylar döşenir. Sabırla, dikkatle, neredeyse nefes tutarak çalışırlar. Ve bir gün köşk gerçekten yürümeye başlar. Santim santim. Ağır ağır. Sanki toprağa zarar vermemek ister gibi. O zamanlar ray uzunluğu 4 metre 80 santim köşk, ray uzunluğu kadar doğu yönünde kaydırılır. Köşk kaydırılınca ağaç dalı köşke değmekten kurtulur. Ne bir duvar çatlar ne bir pencere kırılır. Ahşap merdivenler yerinde kalır, perdeler hafifçe sallanır. Çınar ise olduğu yerde durur. Kökleri toprağa daha da sıkı sarılmış halde. O gün aslında sadece bir bina hareket etmez. Bir düşünce yer değiştirir. İnsanların zihninde yeni bir fikir büyür: Doğa, insanın karşısında değil; onunla birlikte yaşanması gereken bir yuvadır.
Bugün Yürüyen Köşk’ün önünde duranlar belki rayları hemen fark etmez. Ama başlarını kaldırıp çınarın gövdesine baktıklarında, köşkün neden yürüdüğünü hissederler. Gölgede durunca rüzgar biraz daha serin eser. Yapraklar hafifçe fısıldar.
Sanki yıllar öncesinden kalan bir cümleyi tekrar eder gibi: “İnsan, yaşadığı yeri korumak zorundadır.” Çünkü bazı yapılar taşla ayakta durmaz. Vicdanla ayakta durur. Ve Yürüyen Köşk yalnızca bir mimari anıt değildir. O, doğaya verilen bir sözdür. Bir ağacın gölgesine duyulan saygıdır. Bir liderin, bir dal için bile dünyayı değiştirebileceğini gösteren sessiz bir hatıradır. Aradan yıllar geçse de o söz hala tutulmaktadır.
Çınar hala gölgesini düşürür, köşk hala denize bakar. Ve ikisi yan yana durarak şunu anlatır: Bazen bir ağacı korumak, bir ülkenin karakterini anlatmaya yeter.


